Marquis of Kensington - Flash
"a real motherfucker of a gentleman"
Marquis of Kensington - Flash
aklıma bir süre oynadıktan sonra çin’e giden tarık geldi bunları okuyunca
hep şikayet - işte itiraz serileri yazmak bir yerden sonra çok can sıkıcı olduğu için, sadece dizi yazarak da ancak tek vesait kadar yol alınacağı için new star soccer’da çıkan kısmımın özetini geçiyorum.
kariyerime kasımpaşa’da bank asya’da başladım, ilk yılımın da olmasının getirdiği mallıkla
33 maçta 12 gol ile ilk yılımı süper lig bileti alarak geçirdim. ne var ki ikinci yılım fena başladı ve toplam 11 maçta (6 sı sonradan oyuna girerek) 1 asist yapmaktan öteye geçemeyip kendimi Karadeniz kıyısı Odessa’da (Ukrayna 2.Lig) buldum. Burada kendimi bulmakla kalmayıp 19 maçta 9 gol ile klübe Dinamo Kiev karşısında bir de Ukrayna Kupası kazandırmayayım mı? Sandım ki döndüğümde Taksim’deki statta kralım. Olmadı, 13 maçta 2 gol ile başlayan 3.sezonumu Türkiye’de tamamlayamadan son 5 maçında düşme potasındaki İsveç’in Hacken’ine gittim.
son zamanlarda aynı şeyleri günde binsekizyüzoniki kez konuşmaktan öyle bunalmış ve sıkılmış durumdayım ki anlatamam.
kabul, böyle şeyler genelde yedi senede bir olur ve bol bol konuşulur. konu hakkında yorum yapan insanların iyi niyetinden şüphem yok ama kendimden esirgediğim hoşgörüyü bir başkasına gösterecek değilim. yeterse yeter. zaten ağzım iyice bozuldu son günlerde, başlamayayım yine.
ikinci bir emre kadar kendime bu konu hakkında yorum yapmayı ve düşüncelerimi açıklamayı yasakladım. öss zamanında konu tekrarını bu kadar çok yapsaydım kesin oxford teknik üniversitesini kazanmıştım. boşuna dememişler “tarih tekerrürden ibarettir” diye.
bir de “hafiza-i beşer nisyan ile malüldür” lafı vardır. konu ile pek alakası olmayabilir ama severim.
şimdi çilek tarlalarında olmak vardı anasını satayım. bir de elimiz yarin yanağında olsaydı.
ne zaman, nasıl, nereden, kimden öğrendim bilmem ama doğrusuna vakıf olunca büyük hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim.
HMS’den bahsediyorum. hangi şerefsiz beni kandırdı ya da neyin etkisindeydim bilmiyorum. sanırım mert ile kendi kendimizi gaza getirerek bu duruma sebebiyet verdik istemeden de olsa.
HMS’yi yıllarca “Her/His Majesty’s Services” olarak bildik. zırt pırt birbirimize bunun esprisini yaptık. yok ingilizler ota boka “Her Majesty’s …” tamlamasını takıyor diye kendi kendimize güldük ehe ehe diye. nereden bilebilirdim HMS’nin “Her/His Majesty’s Ship” demek olduğunu.
sağolsun wikipedia buna da derman oldu. doğrulara ulaştık ve artık yeni olayım HRH’dir.
Her/His Royal Highness demek oluyor kendileri.
objektif/subjektif kotulugune nesne oldugum kurum/kisilerin dusmelerinden sesli/sessiz memnuniyet duymamdan cok da fazla zaman gecmeden daha kotu durumlara namzetligim adalet midir? ilk basta basina gelenlerden dolayi hak degil midir oh iyi ki dustuler yaklasimi. ben bi daha pis dustukten sonra ne anladim ki bundan.
bu yazdıklarına cevap olacak en az on tane atasözü ve bir o kadar da özlü söz biliyorum korki. bir ara sorarsan söylerim.
btw, kendimi ota boka quote ile tepki gösteren bir emo gibi hissettim bunu yazınca.
amerigo vespucci’den bir grup vardı zamanında senin tavsiye ettiğin, şarkı adları birer paragraf olan. kimdi sahi onlar?

bundan yüzyıllar önce bugün, insanın kemiklerine işleyecek derecede soğuk ve karlı bir 4 temmuz günü ki miladi takvime göre yıl 1776’dır, aslen ingiliz olan george washington amerikan bağımsızlık bildirgesini cümle aleme ilan edip babalarının vatanı, üstünde güneş batmayan imparatorluk, ademoğluna 22 kişinin bir topun peşinden koşup sonucunda almanların kazanacağı bir spor olduğu söylenen (bkz. gary lineker) futbol oyununu kazandıran ingiltere’ye ta okyanus ötesinden fika yaparken (bkz. amat), o esnada yemekte olduğu ve ileride mahalle pazarlarında adı ile satılacak olan adeta sıkmalık derecede sulu portakalı masaya koymuş ve dinleyen herkesi hüngür hüngür ağlatan konuşmasında ne derece ileri görüşlü olduğunu göstererek demiştir ki;
“çok sevgili ve bir o kadar saygıdeğer çiçeği burnunda amerikalılar, yurttaşlarım,
yıllar sonra bu sikindirik ve dünyanın başına elbirliğiyle bela edeceğimiz, bastığı yerde ot bitmeyecek olan ülkenin bağımsızlık tarihinin bizim dışımızda kimse için bir manası olmayacak, ha belki ileride kabusumuz olacak, adıyla bilinir bir sendrom yaratacak ve sonucunda küsküyü elimize alacağımız bir savaşın ekmeğini yiyecek olan tom kuruyz için birşeyler ifade eder, ancak bundan 200 kadar yıl sonra şu anda osmanlı imparatorluğunun bulunduğu topraklarda, bügünlerde 5 yaşında bir velet olsa bile ileride avrupayı tarumar edecek napolyon bonapart (bkz. wikipedia) tarafından dünyanın başkenti olarak nitelendirilecek olan kostantiniye (bkz. puslu kıtalar atlası) şehrinin sur içinde yer alan fındıkzade semtinde, ki atalarının bir orta anadolu şehri olan Kayseri’den geldiği söylenen Engürzade Sayım Efendi o semtte ikamet etmekte ve ne kadar ironiktir ki, temelleri bir italyan papaza (bkz. luca) dayanan modern muhasebecilik (ben t cetveli diyeyim de siz anlayın) mesleği ile meşgul olmaktadır. Engürzade Sayım çevresinde sevilen bir zattır muhterem amerikalılar. yaklaşık 200 yıl sonra sözünü ettiğim Engürzade Sayım’ın soyundan bir erkek çocuk dünyaya gelecek ve çevresinde çoban olarak bilinecektir. işte o çoban kutlu biridir ve bu yüzden arkadaşları ona “il grande pastore” diyeceklerdir. böyle demelerinin sebebi kendisinin atalarının mesleği olan muhasebatı memleketinden 1.500 km uzakta yapacak olması ve çobanlığını comune di milano’da olsa dahi ilan edecek olmasıdır pek sevgili yurttaşlarım.”
sevgili okuyucular,
gördüğünüz gibi g.washington bu kadar ileri görüşlü bir zat idi ve bünyesinde pek çok karpuz taşımakta ve ne hikmetse hepsini bir koltuğa sığdırabilmekteydi. ancak bu yazının konusu aslen bir portakal olan ve abd’nin başkentine ismini vermiş olan kişi değildir. yazımızın konusu, g.washington’ın konuşmasında da sözünü ettiği Engürzade Sayım’ın soyundan gelen çobanın dünyaya gelişini kutlamak ve hep bir ağızdan; “felice compleanno il grande pastore” demektir.
doğum günün kutlu olsun çoban.
çok tezcanlıyımdır.
(under courtesy of HMS Mert, gerçekte kimin olduğunu bilemiyoruz tabi)
fotoğrafa bakınca insanın çay ve sigara kombinasyonuna giresi geliyor. aslında iki gündür içtiğim sigaranın haddi hesabı yok. çok çay içmedim ama.
büyük bir cem karaca hayranı sayılmam. ilk beş yap deseler ancak listeyi yapabilecek kadar şarkısını severim. beş az geldi, on yaparsak garanti olacak gibi. perihan mağden stili yazayım; “efendim, cem karaca’nın maksimum 10 adet şarkısını dinlerim, fazlası beni bozar”. geçtiğimiz günlerde okuduğum bir habere göre rahmetli cem karaca ile yine rahmetli barış manço’nun kardeş olduğu iddia ediliyor. bilemiyorum. rahmetlik ana babaları bilir.
hemen bir parantez açayım; cahillik ya da geç farkına varma diyebilirsiniz fakat bu fizy denen güzide siteye yeni ısındığım gerçeğini değiştirmez. şimdi şarkı arayıp dinliyorum mesela. 90% buluyorum istediğimi. gayet iyiymiş. kapa parantez.
cem karaca’nın en çok “muhtar” isimli parçasını severim. özet olarak şarkıda cem karaca, “yazın beni yoğa gayri” diyor. kendini anlattığı söylenen bu şarkının ana fikri bu cümle ile açıklanabilir. bilmeyenler için: cem karaca’nın tam ismi “muhtar cem karaca” dır.
havalardan mıdır bilemem ama bu sene iyi bira yaptı be!
19 mayıs tarihli yazıda “…albümünlerinden” yazmışım (ki chrome altını çizmiştir muhtemelen)..
aslında orada biyolog olan arkadaşlarıma bir gizli gönderme yapmış, insan ve diğer memeli hayvanların kan plazmasında bulunan en yaygın protein olan “albümin”i hatırlamalarını istemiştim (kaynak: vikipedi, lisede olsam tak diye verirdim cevabı ama değiliz ne yazık ki).. sonuç olarak yazmış olduğum cümlenin gizli öznesi “albümün” oldu. bence albümine hiçbir zaman hak ettiği ilgi gösterilmedi. benim isyanım biraz da bunaydı.. tabi daha sonra arkadaşlarıma yazımda bilerek bir hata yaptığımı, bu hatayı bulana ödül vereceğimi söyledim.. katılanlar arasında yapmış olduğum çekilişle, 2 çifte, güney afrika 2010 dünya kupasında david beckham’la beraber final maçını izleyip aynı gün akşam yemeği yeme ve üzerine de tophane’de elmalı nargile içme ödülü verdim..
bu yazımda da yapılan bir imla hatasının daha büyük yanlışlar ile nasıl kapatılacağını göstermeye çalıştım.. bunu yaparken amacım aslında bu değildi.. bu sebeple, bu yazıdaki anlam hatalarını bulana süper bir hediyem var.. ısrarla bekleyiniz.. ayrıca bu yazıda kaç adet “bu” kelimesi yer aldığını doğru olarak söyleyecek kişiye de sürpriz ödüller verebilirim..
neyse, biraz da şu tarafa yürüyeyim madem..barış manço’nun en sevdiğim şarkılarından biridir.. 79 tarihli “yeni bir gün” isimli albümüne ismini veren şarkıdır.. tumblr 10 mb sınırı koyduğu için şarkının orijinal versiyonunu upload edemiyoruz..
şarkının orijinalinde ara geçişlerle “anlıyorsun değil mi” ve “ne köy olur ne kasaba” şarkıları da yer almakta.. 8.49 dakika kadar.. adeta bir bohemian rhapsody, bir the march of the black queen.. tez zamanda queen ile barış manço arasında bağ kurmaktan vazgeçmeliyim.. ama çok seviyorum.. kendimi tutamıyorum.. bence barış manço bu fikri queen II ve sheer heart attack albümünlerinden kapmış.. şarkılar birbiri ardına devam ediyor güzel geçişlerle.. şaka yapıyorum tabi ki.. olur mu öyle şey? ne münasebet..
evet, fena gaza gelmişim.. bi beş ay daha yazmasam olur..